28 Eylül 2012 Cuma

Sisle gelen yolcu - Jean Christope GRANGE


Grange'in her kitabını bir çırpıda okudum. İlk tanımşmam üniversite yıllarımda olmuştu, kitabı bitiremeden sınavlarıma çalışamazdım, sürükler götürürdü beni.
Doğum-bebek derken hep bebek bakımı, hep anne-çoçuk ilişkisi kitapları okudum bir müddettir. Kitapçıda rafta Grange'i görünce üstüne atladım resmen. Eve gelir gelmez başladım okumaya.

İlk defa bir pazar günü eşimi ve oğlumu dışarı gezmeye yolladım, yaptım kahvemi çöktüm kitabımın başına. Okudukça yaşadım, yaşadıkça heyecanlanıp devam ettim. Kitabın orta kısımlarında biraz uzatılmış kısımlar vardı ama tadı yine damağımda kaldı.  Beklenmedik bir son, bavulsuz yolcu sloganı ile bol karakterli, hepsinde ayrı hikaye, macera, ter, koşuşturma, mücadele, araştırma derken yine sağ gösterip sol vuran bir son. Macera arayanlara kesin tavsiyem... İyi yolculuklar...


Mevsimlerden hamsi, sardalya, palamut...


İlkecim bu gün eşi ve kerata oğluşu Mustafa Kemal ile Karadeniz Ereğli yollarına düşüyor. Yolunuz açık olsun, sizi şimdiden özlemeye başladık. En kısa zamanda ziyaretinize geleceğiz.

Hülya teyzemde İlkeler gitmeden torunları ve yeğenleri ile bize süper bir balık gecesi hazırlamış. Balık yalnız olmaz, hep beraberdik, neşeliydik, çoçuklarla gürültülüydük, açtık:) Balık gecemizde yok yoktu. Sardalya kuşu, hamsi pilavı ve palamut ızgara. Mezeler konusunda teyzem hep başkadır. Aç aç yemeklere saldırmadan ve oğlanlara sahip çıkabildiğimiz ölçüde çekilen iştah açıcı resimler. Teyzem ellerine sağlık, eniştem ve Denizcim sizin de gönlünüze...

Palamut ızgara ve sardalya kuşu

Hamsi pilav ( gecenin favorisiydi)

Patates salatası

Patlıcan salatası

Yeşillik salatası


27 Eylül 2012 Perşembe

Çoçuklar gülsün diye!


Çok sık olmasa da arada sırada Doğan Cüceloğlu'nun televizyon programına denk geliyordum, pozitif ve çözümcü yaklaşımları hoşuma gidiyordu. Geçenlerde kitapçıda gezerken bir kitabını almaya karar verdim, "Keşkesiz Bir Yaşam İçin İletişim" kitabını seçtim. Galiba şu andaki psikolojime en çok bu başlık hitap ediyordu.  Kitabı  başka bir yazımda anlatacağım, aile ilişkilerine, anne-baba-çocuk ilişkilerine yaklaşımı çok pratik ve uygulanabilir geldi. Faydalı olacağını düşündüğüm noktaları uygulamaya başladım bile. İnternette de diğer yazılarını araştırırken şu yazısı ile karşılaştım, her anne babanın üzerinde bir kere düşünmesi gereken bir durum bence. Özellikle de yoğun çalışan ve iş gerginliklerini evine taşıdığından, hiç birşeye yetişemediğinden şikayet eden ebeveynler için....

Yazı "Çoçuklar Gülsün Diye" projesi için yazılmış. Bu proje nedir? Çoçuklarımızın gülmesi için yapılan birçok çalışma, ana okulu yapıyorlar, çoçuklara kitap, oyuncak, temel okul ihtiyaçlarının giderilmesine katkıda bulunuyorlar, en önemlisi okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması çalışmaları.Tabi 4+4+4 den okul öncesi eğitimin nasıl etkileneceğini zamanla göreceğiz.
http://www.cocuklargulsundiye.org



Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!
Doğan CÜCELOĞLU


25 Eylül 2012 Salı

Ispanaklı şehriye çorbası

Annemin şifa çorbalarından. Kış gelirken, ıspanaklar da körpe körpe pazarlara düşmüşken, afiyet olsun..


- 2-3 domates
- 1 kase şehriye
- 1tutam ıspanak
- tereyağ


Domatesleri güzelce rendeliyoruz, tereyağ ile biraz tencerede öldürüyoruz. Suyu ilave ettikten sonra su ısındıktan sonra şehriyeyi ekliyoruz. Pişmeye yakın doğradığımız ıspanakları ekleyip bir taşım kaynattıktan sonra çorbamız hazır.

Afiyet olsun...


24 Eylül 2012 Pazartesi

Bebekler için kahvaltı



Oğlum her ne kadar sabah anne sütü ile güne başlasa da, kahvaltı en önemli öğünlerden biri. Olmazsa olmaz. Benim için hep öyle oldu, onun enerjisi ve sağlığı için de öyle. (Resimler biryerlerden alıntıdır.)

Tabii ki ilk akla gelen bebek  kahvaltısı kahvaltı püresi. Yiyeceği herşeyi karıştırıp tek seferde yedirmek. Açıkcası Tuna'ya yedirdiğim herşeyi tadıyorum, kahvaltı pürelerini de tattım, güzel ama ayrı ayrı yemeyi tercih ederim. Bu sebeple önce püre olarak başladığım kahvaltılara, 10.5 - 11 aylıktan beri ayrı ayrı olarak devam ediyorum. Püreye neler koyuyordum;

- 1 Yumurta sarısı, (11 aylıkken beyazını da eklemeye başladım)
- 1-2 tatlı kaşığı peynir (tuzsuz beyaz peynir ya da labne )
- 3 tane siyah zeytin ( akşamdan suda bekletiyorum tuzu gitmesi için)
- 2-3 bebe bisküvisi / 1 bebek ekmeği / yarım dilimin içi normal ekmek
- 1-2 çay kaşığı tereyağ
- 1 tatlı kaşığı pekmez

Ayrı ayrı yedirdiğimde ise, yumurta, peynir, tereyağ , ev yapımı reçel, domates, salatalık, omlet, 1 yaşından itibaren dövülmüş ceviz / fındık / badem, tahin-pekmez ( pek sevmedi). Bunları aynı kendim yiyormuşum gibi küçük ekmek parçalarına sürerek yediriyorum, hem herşeyin ayrı ayrı lezzetini alması için, hem de bir kahvaltı kültürünün oluşması için. Bu kahvaltılıkları önüne küçk parçalar halinde koyduğumda da çok büyük keyifle kendi yiyor. Bir kere ev yapımı mermalattan meyve suyu yapmıştım, kahvaltı yanına, o kadar çok sevdi ki sadece onu içmek istedi, bu sebeple çok sık tekrarlamıyorum:)

Evet bazen istediğim kadar yemiyor, ama önemli olan benim ne kadar istediğim değil, onun ne kadar yemek istediği. O yüzden ben çok ısrarcı bir anne değilim, çeşitli yöntemler ile oyun, komiklik vs yedirmeye çalışıyorum, ama ısrarla yemek istemiyorsa, zorlamıyorum. Seçme özgürlüğü olduğunu düşünüyorum, kendi istediği için yiyecek veya birşeyler yapacak, benim ya da başkalarının istekleri üzerine değil.